Anlatsın
Giriş

Her dönem başında ortaya çıkan bir ‘ders kayıt’ karmaşası ve yetersiz bir ‘öğrenci işleri bilgi sistemi’ var ki; sürekli öğrencilerin sinir sistemi üzerine çalışıyor. Mümkünse düşman başına.

Ayrıca son dönemlerde etkisini iyiden iyiye hissettiren iki köpek çetesi dolaşıyor kampüste. Arada bir ısırdıkları da oluyor, tabi. Ancak biz alıştık artık. Doğal yaşama müdahale etmemek adına, kendi özgürlüklerimizden bir miktar fedakarlık yapıyor da olabiliriz sanırım.

ODTÜ’de hocaların yetkinliği ve verilen eğitimin kalitesi gibi her fırsatta zaten söylenegelen ve bilinen şeyleri tekrar etmek yersiz olur. Bu sebeple, ben yalnızca kendi gözlemlerimi aktarmak istiyorum.

Elbette, en çok kampüsünü seviyorum. Bunu söylememin sebebi; ‘ODTÜ’ ve ‘kampüs hayatı’ kavramlarının tam anlamıyla bütünleşmiş olmasıdır. Ağacıyla, gölüyle, kedisiyle, kuşuyla, kış ortasında kartpostal gibi duruşuyla bir doğa harikasıdır ODTÜ. Öğrencisiyle, mezunuyla, personeliyle, hocasıyla kocaman bir aile gibidir ODTÜ. Her sınav öncesi kalabalık bir kütüphane, her şenlikte dolup taşan ‘Devrim’, her haftasonu piknik yapmaya gelen mezunlar, her bahar çimlerde koşuşturan ufacık çocuklardır sanırım bu büyük ailenin en belirgin kanıtı.

Topluluklar ise ODTÜ’nün temel taşlarını oluşturan unsurlardandır. Her ODTÜ öğrencisinin yolu, öğrencilik hayatı boyunca bu yüzlerce topluluğun en az birkaç tanesinden geçmiştir ya da geçecektir. Bu sayede, hemen hemen her öğrenci çok farklı alanlarda bir şeyler ortaya koyabilme şansı bulur. Ben bir elektrik elektronik mühendisliği öğrencisi olmama karşın; bir yandan IEEE ODTÜ’de robot yapıp dünyanın bir numaralı robot yarışmasına (RoboCup 2011) katılırken, diğer yandan ODTÜ KTMT’de dünyanın en şeker şefinin (Coşkun Açıkgöz) korosuna katılıp Türk Müziği konserlerinde şarkı söyleyebiliyorum. Bir taraftan bir projenin finans sorumluluğunu üstlenirken, öte taraftan yamaç paraşütü eğitimleri alıp uçma şansı bulabiliyorum. Ve ODTÜ’de öğrenci toplulukları sayesinde öğrendiğim bir şey daha: “Hayaller sınır tanımaz.”

Aksini hiç düşünmedim ki.

Hayatım boyunca hep bir şeyler üretmek istedim. Bu ürettiğim şeyler; sorun çözsün, ihtiyaçlara cevap versin istedim. En basitinden, çocukken kendi isteklerime uygun oyuncaklar yapmaya çalışırdım. Büyüdükçe, hep yeni ve farklı şeyler üretme isteği oluştu içimde. Artık mühendis olmaktan başka çözüm yoktu benim için. Ama ne mühendisi olacağıma karar vermeliydim.

İlk başlarda uçak mühendisliği çok havalıydı. Daha sonra kendi yaptıkları uçakları, onların uçurmadığını öğrendim. Endüstri mühendislerinin ne yaptığı konusunda hâlâ net bir fikrim yok. Bilgisayar mühendisliği güzeldi sanki ama gerçek dünyadan fazla uzaktı. Makine mühendisi olarak istediklerimi üretebilir miydim? Belki, ama ben aynı zamanda akıllı şeyler üretmek istiyordum. Tam bu noktada ‘elektrik elektronik mühendisliği’ne karar verdim. Artık hem istediğim şeyi istediğim şekilde yapabilen ürünler tasarlayacak, hem de bunları gerçek dünyadaki eksiklikleri gidermek ve ihtiyaçları karşılamak için kullanabilecektim.

Ve böylece ‘elektrik elektronik mühendisliği’, benim için mühendislikler arasındaki optimum seçenek olmuştu. Şimdiyse her geriye dönüp baktığımda, ne kadar doğru bir seçim yaptığımı bir kez daha görüyorum.

ODTÜ çok kaliteli, süper başarılı, muhteşem güzel vs. vs.

Burada bir çok sayısal veri, bilimsel argüman sunarak; ODTÜ’nün söylediğim şekilde kaliteli, dünyada sayılan, ve büyük işler başaran bir üniversite olduğunu kanıtlama girişiminde bulunabilirim. Öte yandan, her öğrenci bu tarz argümanları kullanarak aynı şekilde kendi üniversitesini öne çıkarmaya çalışabilir.

Kabul etmeliyim ki; çocukluğumdan beri bir ‘ODTÜ EEMB’ hayalim vardı. Ancak ve açıkçası ODTÜ’yü seçtiğim dönemde sahip olduğum değerlendirme kriterlerim yukarıdakilerle çok da ilgili olmayan biçimde ve her öğrencininkiyle az çok benzer şekildeydi:
=> Elektrik Elektronik Mühendisliği bölümü seçeceğim.
=> Puanım boşa gitmesin.
=> Bilkent/Boğaziçi/İTÜ/ODTÜ
=> Madem mühendislik seçiyorum, teknik üniversite olsun.
=> İTÜ/ODTÜ
=> İTÜ’de bu bölüm yok.
=> Geriye bir tek ODTÜ kalıyor.

Dışarıdan ne kadar bakarsanız bakın, ne kadar araştırırsanız araştırın; içerideki o kampüs hayatını yaşamadan, o aile sıcaklığını tatmadan, ‘Neden ODTÜ’ sorusunun cevabını anlamak mümkün olmayacaktır. ODTÜ’de geçirdiğim üç yılın sonrasında, eğer şimdi yeniden tercih yapmam gerekseydi; eminim kriterlerim daha farklı, mesela şunun gibi olurdu:
if (ODTÜ) {gerisi teferruat;}

Yanıt: Onlarca yıl sonra da olsa her adı geçtiğinde; aynı heyecan ve sevgiyle “benim üniversitem, benim ailem” diyeceğimi bildiğim için ODTÜ.